Dış Ticaret Açığı kaderimiz olmamalı...

“Dış Ticaret Açığı kaderimiz olmamalı...”

 

Gelişmiş ülkelerin giderek yüksek teknoloji üretir hale gelmesi, gelişen ülkelerin dış ticaret açığı konusunda daha hassas hale gelmelerine yol açtı. Ancak, sınırların giderek ortadan kalktığı dünyada “ulusal para politikası” uygulayıp, paraların değerlerini koruma imkanı kalmamış durumda. Faizler yükselse yatırımcı döviz getirip parasını yatırıyor, bir sıkıntı olduğunda da yatırımını likide ettikten sonra dövize çevirip ülkeden çıkıyor. Bu durum döviz kurlarında ciddi dalgalanmalar yaratıyor, büyüme-faiz-enflasyonda oldukça sert hareketler gerçekleşiyor.

Aşağıdaki tablo, Cumhuriyetimizin kurulduğu günden beri Dış Ticaretteki gelişmeleri gösteriyor. Benim gibi Altınbaş Üniversitesi öğretim Üyesi olan Mahfi Eğilmez Hoca'nın yorumlarını paylaştığı sayfadan aldım*. Ayrıca, Yalın Alpay ile beraber yazdığımız “Olaylarla Türkiye Ekonomisi” adlı kitabımızda** da en son 1946 yılında dış ticaret fazlası verdiğimizden bahsetmiştik. O zamana kadar da ufak tefek kur ayarlamaları olmuş, ama ilk ciddi devalüasyon da 1946'da meydana gelmiş. Özetle, ulusal paranın değeri ve dış ticaret açığı arasında kuvvetli bir bağ var. Ancak ne ulusal paranın değer kaybını ne dış ticaret açığının genişlemesini önlemek için atılan adımların şu ana kadar başarılı olmadığı gözüküyor. Devalüasyonlarla da rekabetçi olamamışız. Tablo ortada.

Türkiye'nin ithalatının fiyat elastikiyeti olmayan, yani mecburen aldığımız mal ve hizmetlerden oluşması, diğer taraftan ihracatımızın fiyata hassas ürünlerden oluşması dış ticaret açığının kapanmasına engel oluyor. Türkiye'nin yüksek katma değer yaratması lazım ama, sürekli olarak düşük katma değer yaratan sektörlere teşvik veriliyor ve kollanıyor. Dolayısıyla ihracat rekor kırsa da, dış ticaret açığı gerilemiyor.

ì“Peki dış ticaret açığı azalıyor diye niye sevinemiyoruz ?...”

Bugünlerde ithalatın yavaşlaması da hem döviz kurları, hem ilave gümrük vergileri hem de azalan güvenden kaynaklanıyor. Bunun sonucunda hem dış ticaret açığı hem de cari açık kapanıyor ama, büyümenin yavaşlamasından dolayı kapanıyor. Bu arzu ettiğimiz bir gelişme değil. Demek ki ekonominin yapısal sorunlarında son 15-20 yıldır büyük bir iyileşme olmamış.

Merkez Bankası'nın yükselen enflasyon ile mücadelede yalnız bırakıldığı bir dönemden “kasada yüzde 10 indirim” dönemine geçtik. Ancak yükselen ÜFE'ye çözüm değil bu.

Faizin her artışı bizi kontrolsüz bir ekonomik yavaşlamaya doğru sürüklüyor. Yani “soft landing” yapma ihtimalimiz azalıyor. Burada da Mahfi Eğilmez Hocayla*** hemfikirim. BBC için geçenlerde “Türkiye ekonomisi denetimli yavaşlama şansını kullanamadı, denetimsiz küçülme gerçeğiyle karşı karşıya” şeklinde bir beyanat vermişti.

Açıkçası şu an en büyük sorun üretim maliyetleri tarafında. Devletin mal ve hizmet üretenin maliyetini düşürmek adına bir adım atmadan, doğrudan tüketici fiyatlarını kampanyayla düşürmeye çalışmasının olumlu bir sonuç vereceğini beklemiyorum. Yerel seçimlere kadar gemiyi yüzdürmek çabası var gibi geliyor.

CANLI DESTEK